
19. yüzyılda, yeni ulusçuluk nedeniyle Müslümanların uğradığı kayıpların öyküsü, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar.
Yunanlı Başpiskopos [Patras Başpiskoposu] Germanos'un ağzından çıkan, ayaklanmanın ulusçu sloganı, "Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere Ölüm!" idi.
...Nisan ayında ayaklanma, genelleşmişti. Her yerde, daha Önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakla ve yakalayabildikleri bütün Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla, kıyımdan geçirmekte idi. "Hiçbir Türk kalmayacak/Ne Mora'da, ne dünyada!"; ağızdan ağıza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını ilân eden şarkı, böyle diyordu.
Örneğin, Tripolitza’daki olay:
Üç gün boyunca zavallı [Türk] yerleşimciler, bir vahşîler güruhunun şehvetine ve zulmüne teslim edildiler. Ne cinsiyet ne de yaş yönünden bir esirgeme yapıldı. Kadınlarla çocuklar [dahi] öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Kıyım öylesine büyük ölçekteydi ki, [çetecilerin sergerdesi] Kolokotrones'in kendisi bile, kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi demektedir. İlerlediği zafer kutlama töreni yolu, cesetlerden bir örtüyle döşenmişti. İki gün geçince, Müslümanlardan sağ kalabilmiş perişan durumdaki insanlar, her yaştan ve cinsiyetten aşağı yukarı iki bin kişi, çoğunlukla da kadınlar ve çocuklar, gaddarca toparlanıp bitişik dağlardaki bir dere yatağına götürüldüler ve orada koyun gibi boğazlandılar.
YORUM:Görülüyor ki, sırf bir nefret patlaması değil, günümüzde dışgüçlerce ülkemizdeki bazı azınlıklara verilen bağımsızlık sözleri gibi bunlar hesaplı kitaplı siyasal eylemler niteliğinde idi.
Justin McCharty: Ölüm ve Sürgün
Çeviren:Bilge UMAR Sayfa:8-12 İnkılap Yayınları İstanbul 1998