Çanakkale Savaşları konusunda, savaşın askeri tarihi ile ilgili öyle çok eser yok. Topu topu birkaç kitap var. Bunların en başında da, Ian Hamilton’un maiyetindeki subaylardan biri olan General Aspinall-Oglander’in “Gelibolu Askeri Harekatı” isimli iki cilt kitabı gelir ki, ilk baskısı İstanbul Askeri Matbaası-1939 tarihlidir. Oglander, İngiliz İmparatorluğu Savunma Komitesi Encümeni’nin nezareti altında, savaşan tüm ulusların resmi belgelerinden oluşturduğu bu kitabı, 1929 yılında baskıya verebilmiştir
Ardından, Hamilton’un “Gallipoli Diary” (Gelibolu Günlüğü), Churchill’in “The World Crisis”i (Dünya Krizi), Ashmead-Bartlett’in “Sansürsüz Çanakkale”si, Moorehead’in “Gelibolu”su, C.E.W. Bean’in “Savaştaki Avustralya’nın Resmi Tarihi”, Liman von Sanders’in “Türkiye’de 5 Yıl”ı, Hans Kannengiesser’in “Gelibolu Savaşı”, gibi çoğu asker, kimisi gazeteci, bir kısmı da siyasetçi zevatın yazdıkları gelir. Bu insanların her biri savaşı cephede bir yerde ya da bir dönemde yaşamış; yetki kullanmış ve karar vermiş kişilerdir; yazdıklarına güvenmek gerekir.
Bir de, bu savaşta yönetilerek ölüme gönderilen çoğunluğun yazdıkları vardır ki; bunların çoğu günlüklerden, mektuplardan ve notlardan oluşur. Her biri olaya farklı yönlerden bakan bu kitaplar, diğerlerinin mekanik kuruluğunun yanında oldukça duygusal ve renklidirler. Ancak, çok kişisel değerlendirmelerle kaleme alındıklarından objektiflikleri tartışma götürür.
********************************
Bizden kimse Çanakkale Savaşları hakkında bir şey yazmamış mıdır?
Bu soruya evet de diyebiliriz, hayır da...
Savaşı bütün boyutlarıyla, başından sonuna aktaran bir eser bulmak zordur. Genel anlatımlarla oluşturulmuş kitaplardaki hamaset, neredeyse palavra boyutlarına varır. Çünkü, kimse emek harcayıp belge araştırmamış, sağdan soldan duyduklarıyla “kahramanlık menkıbeleri” yaratmıştır. Geri kalan eserler de hatıratlar ve günlüklerdir... Bu yüzden de; örneğin, Nusret gemisinin o mayınları kimin komutası altında döktüğünü bir türlü öğrenememişizdir.
Elimde, E.U. Personel Başkanlığı Moral Şubesi tarafından 1955’te yayınlanmış, Em. Top. Yzb. Mustafa Kepir’in yazdığı bir makale var. “18 Mart Çanakkale Muharebeleri (Deniz Harekatı)” başlığını taşıyor. Bu yazının son paragrafı şöyle:
“Mağrur ve muazzam imparatorluklar donanmaları, 8 Türk tabyası önünde mutlak bir hezimetin uçurumuna yuvarlanmış ve denizden Boğazı zorlamanın faydasızlığına kani olarak, kırılan gururunu tamir için bir kere de şansını karada denemeye karar vermişti. Zihnî ümit, zihnî hayal... Muzaffer Boğaz’ın muzaffer kumandanı da bir muhasebe yapıyor: Ne kazandım? Bir meydan muharebesi... Hem de dünyanın yenilmemiş bir donanmasına karşı... Kaç mermi attım: 1938... Kaç tane atmıştı: Sadece Dardanos bataryasına 1000... Ne kaybettim: 3 subay, 24 er, muhtelif çapta 4 top, 3-5 bina, birkaç cephanelik...
Vatan sağ olsun...”
Oysa, Aspinall-Oglender, kitabının dip notlarında belirtiyor:
“İngiliz donanmasının 18 Mart’ta sarfetmiş olduğu cephane (Fransız filosununki hariç) şundan ibaretti: 15 pusluk 170 atım, 12 pusluk 538 atım, 10 pusluk 85, 9,2 pusluk 277, 7,5 pusluk 516, 6 pusluk 828, 4 pusluk 132, 12 funtluk 284 atım...”
Yani toplam 2830 adet mermi... Bu atımların en az 10 tabyaya bölündüğünü düşünürseniz, Yzb. Kepir’in “Sadece Dardanos’a 1000 atım” iddiasının biraz abartma olduğu anlaşılıyor.
Bir başka bölüm daha...
“.....Bu arada Bouvet zırhlısı da bir hayli isabet ve yara almış, fakat meydanı terketmemişti. Demek başına gelecek varmış. İşte, Anadolu Hamidiyesi’nden aynı zamanda hareket eden 2 adet 35,5’luk mermi... İkisi birden aynı anda Bouvet’nin cephaneliğinde... Cephanelik, âfakı sarsan bir zelzele ile infilak ediyor... Ve Bouvet ayyuka yükselen alev sütunlarını söndürmek ve biraz serinlemek üzere Boğaz’ın mavi sularına dalıyor... Haydi uğurlar olsun...” diye yazmış Yzb. Kepir...
Oysa Oglender dip notunda belirtmiş:
“Bidayette mermi isabetiyle cephanesi iştial ettiği zannedilse de, hayatta kalanların (48 subay ve asker) ifadelerinden, o hain mayın hattından bir mayına çarptıkları anlaşılmıştır. Bkz. Fransız resmi raporu. Cilt VIII, lahika 1, No:55...”
İki masum örneğini verdiğim bu tip yanlışlar ve eksiklikler, Çanakkale Savaşı tarihini Türk insanı için bir “bilinmez” haline getirdiği gibi, olayın dehşetini alabildiğince küçültmektedir.
Oysa, üç yıl sonra tek bir mermi atmadan geçilen o Çanakkale’nin 1915’in 18 Martı’ndaki durumu , yine Türk ordusunda görevli bir Alman subayı olan Stürmer’in “Konstantinopel’de İki Yıl” adlı kitabında şöyle anlatılıyor:
“Düşmanın, böyle mühim bir hedefe vasıl olmak için, binnisbe küçük zayiatı kaale almaksızın, hücumlarını büyük bir kudret ve gayretle tekrarlaması lazımdı. Böyle yapmış olsaydı, Boğaz’ı denizden forsalamaya herhalde muvaffak olurdu... Hamidiye istihkamında, ancak 5-10 atımlık cephane kalmış, Rumeli yakasındaki bataryalar da aynı vaziyete düşmüştü...”
***************************
18 Mart Çanakkale Deniz Muharebeleri, “Akdeniz’in o güne kadar gördüğü en güçlü donanma”yla yapılmıştır ama, savaş tarihi açısından pek kıymet-i harbiyesi yoktur. Hatta, denilebilir ki; kötü yönetim ve koordinasyonsuzluk örneği, her iki taraf açısından da tam anlamıyla bir fiyaskodur.
Oysa, 25 Nisan’da başlayan kara savaşları, birçok konuda “ilk” olma özelliği taşır...
Gelibolu’ya yapılan çıkartma, insanlığın o güne kadar gördüğü en büyük amfibi (denizden karaya) harekattır; hemen hemen her şeyin yeni ve denenmemiş olduğu koşullarda gerçekleşmiştir: Denizaltı ve uçaklar, kıyıdaki toplara karşı modern deniz topları kullanılmış, düşman kıyılarına küçük teknelerle asker çıkarılmış, bunun için yeni tip tekneler (Beetle) üretilmiş, telsiz kullanılmış, havadan bomba atılmıştır.
Burada denenen bu yenilikler, daha sonra aynı uygulamaların 2. Dünya Savaşı’nda da başarıyla kullanılmasını sağlayacaktır. Dunkerque, Sicilya ve Normandia çıkarmaları, Gelibolu’daki hataların düzeltilmesiyle başarılı olmuş harekatlardır. Çünkü Gelibolu Savaşları, deniz, kara ve hava kuvvetlerinin işbirliği konusunda bir bilgi hazinesi olmuştur.
Gelibolu’da sürüp giden bu savaş, tüm dünyada hiçbir savaşın olmadığı kadar destansı bir biçime bürünmüştür.Gelibolu’ya gelen düşman çok uzaklardan gelmiştir ve askerlerinin hiçbiri, savaş boyunca izinli olarak ülkelerine gitme imkanı bulamamıştır. Ne İngilizler, ne Fransızlar, ne de Avustralyalılar... Ya yaralanıp temelli dönmüşler, ya da ölüp kalmışlardır Gelibolu topraklarında... Savaşın bitiminde sağ kalanlar, yine “tarihin en başarılı çekilme harekatı” sayılabilecek bir manevrayla götürülmüştür yarımadadan...
Sözkonusu çekilme harekatı, askeri akademilerde örnek gösterilen bir harekattır. Sadece Anzac bölgesinde 12 Aralık 1915 tarihinde 83.000 asker 5.000 hayvan, 2.000 motorlu araç, 200 top ve büyük miktarda cephane vardır. Bu askerin 40.000 kadarı “kayıp” olarak gözden çıkarılmıştır. Çünkü, Türkler’in düşmanı gitmeleri için öylece bırakacakları düşünülmemekte, saldıracakları umulmaktadır. Bu yüzden olası kayıp rakamını da yüksek tutmuşlardır.
18 Aralık sabahı, bu sayının 40.000’i çekilmiştir. 19 Aralık’ta 20.000 daha çekilecek ve geri kalan 20.000 de “Z” gecesi denen 20 Aralık’ta binecektir gemilere...
Bütün bu bir hafta içinde Türk güçleri farkedememiştir düşmanın bölgeyi terkettiğini... Kuşku vardır ama, istihbarat yoktur. Son anda saldırıp yarımadanın burnunda kalanları denize dökmeyi dener Türk askerleri ama, İngilizler de canlarını dişine takıp savunurlar kendilerini... İtilaf güçleri, tek bir kayıp vermeden terkedeceklerdir 8 ay boyunca yaşadıkları toprakları...
Çekilme öylesine mükemmel sonuçlanmıştır ki, savaşın son günlerinde General Hamilton’un yerine atanan ve çekilme konusunda ısrarcı olan General Munro ve kurmayları, bu başarı nedeniyle nişanlarla ödüllendirileceklerdir. (Bu General Munro hakkındaki en ilginç tanımlamayı Churchill yapmıştır: “Hızlı karar alan bir subaydır. Gitti, gördü ve teslim oldu...”)
Oysa, Çanakkale’de ölen ya da yaralanan askerlerin hiç biri özel bir madalya almamıştır... İtilaf orduları askerleri için böyle bir uygulama düşünülmemiştir; onlara verilenler de Britanya İmparatorluğu’nun madalyalarıdır.
Türk asker ve subaylarının aldığı nişan ve madalyalar da Osmanlı İmparatorluğu madalyalarıdır. Çanakkale’den sonra Kurtuluş Savaşı’na katılanlara İstiklal Madalyası verilmiş, ama sadece Çanakkale’de savaştıkları için bir “Çanakkale Madalyası” düşünülmemiştir. Bunun nedeni, orada savaşan, yaralanan ve ölen askerlerin “Osmanlı askeri” olmasıdır.
Ne kadar acıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni “ilelebed yok olmak”tan kurtaran bu inanılmaz savaşta kolunu, bacağını, hatta canını vermiş bir sürü isimsiz kahraman tarihe gömülüp bırakılmıştır.
*********************************
Şair Mehmet Akif doğru tahmin etmiş; gömülmelerine ne kadar göz yumsak da, bu isimsiz kahramanlar tarihe sığmıyorlar.
Gelibolu’yu işgale gelen ve artık hiçbiri hayatta olmayan bu insanların torunları ve torun çocukları, taa dünyanın öbür ucundan kalkıp geliyor ve dedelerinin mezarlarını ziyaret ediyorlar. Sayıları da her geçen gün biraz daha çoğalıyor.
Biz ise, her yıl Nisan’ın son haftasında, Çanakkale ve Gelibolu’ya gelen bu gençleri “taşkınlık yapıyorlar” diyerek sokak aralarında kıstırıp dövüyoruz.
Oysa yapmamız gereken, onlarla birlikte bölgeyi dolaşmak, tarihi araştırıp biraz okumak; öğrendiklerimizi yazıp çizerek gerçekleri çocuklarımıza bırakmak...
Nerede ölüp nereye gömüldüğünü bile bilmediğimiz binlerce şehidin ruhunu ancak böyle şad edebiliriz.
Yetkin İŞCEN